Gri taşlar turuncu çiçekler
Miğferini kuşanmış, muharebeye giden bir askerin savaş meydanında celladın kılıcından kılpayı kurtulmuş olmasının şenliğiydi kentteki gürültü. Birkaç dakika sonra ne yaşanacağı hakkında kimsenin bir fikri yoktu.
Araçlar süratle geçiyor, ışıklar bir yanıp bir sönüyor, insanlar nereye gittikleri belli olmadan sürekli hareket ediyorlardı. Köşe başında bir travesti alışverişi ucuza getirmek isteyen müşterisine ağır küfürler savuruyor, bir sarhoş mütemadiyen yalpalayarak gittiği yönden bihaber yürüyor, birkaç genç kız ve adam gülüşerek ilerliyor, bir fabrika işçisi ağır aksak adımlarla yorgun, zihni ay sonunu nasıl getireceğine dair yüzlerce düşünceyle meşgul yürüyor, bilinmeyen evlerde, girilmeyen odalarda, kimsenin tahmin edemeyeceği hesaplar veriliyordu.
Kentte ilk bakışta bir renk cümbüşü hakimdi.Işıklar, sokaklar, insanlar gökkuşağının birer parçası gibiydi. Oysa o yalnızca tek renk görüyordu bu cümbüşe baktığında...Caddeler, binalar, kaldırımlar, hava, su, toprak, insanlar, insanların yüzleri, elleri ve hatta sözcükleri bile griydi. Baktığı zaman gördüğü buydu.Damarlarına çakılmış çiviler, beynine işlemiş çekiç gürültüleri, paslı tenekeler, dipsiz kuyular, çamur ve besili sığırlardı görebildiği insanların yüzlerinde.Ve hepsinin tek rengi vardı: Gri.
Üzerine çiğ düşmüş bir arabanın parlak şeritli camında gördü kendi suretini.Eskisi kadar genç ve dirayetli bir adam yoktu karşısında. Akıp giden zaman ondan da birtakım şeyleri alıp götürmüştü beraberinde.Tekrar baktı yüzüne, rengi solgundu.Grinin yüzlerce tonundan birisiydi o da.Gri bakıyor, gri görüyor, gri düşünüyordu artık.
İflah olmaz bir ağırlık çöktü birden üstüne.Gri taşlarla döşenmiş kaldırıma uzandı boylu boyunca.Yaşadıklarını düşündü,adımlarını, sendelemelerini, düşmelerini ve kalkmalarını ardı sıra. Huzuru ararken verdiği mücadelede yenik düşenlerdendi o da.Yaşam bir renk karnavalıyken griye nasıl gafilce yakalandığını düşündü. Çıkamadı düşündüklerinin beyninde yarattığı kaostan. Fırtınaya yakalanmış bir gemi gibi hayat onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu artık. Göz kapakları ağırlaştı, sonunda uykunun ağır, sakin ve huzurlu kollarına bıraktı kendini.
Düşünde temiz yüzlü keşişler rengarenk bir ormana götürüyordu onu.Ağaçlar bile rengarenkti. Kırmızı, mavi, sarı...Uzun bir yolun sonunda,tüm renkleri nüfuz ettikten sonra ruhuna, turuncu çiçeklerle kaplı bir alanın önünde durdular. "Turuncu güneştir." dedi keşişler."En sıcak renkleri içinde barındırır. Aşkı, mutluluğu, tutkuyu, sevgiyi, inancı, bağlılığı, umudu...Güneş doğduğu müddetçe hiçbir şeyden korkman gerekmiyor. Burası artık senin.."
Turuncu çiçeklerin ortasına uzandı adam. Ağzında şeftali yemiş gibi bir tat hissetti, gülümsedi. Çil kekliklerin türküsü çalındı kulağına.Göz kapakları ağırlaştı bir müddet sonra, sonunda uykunun ağır, sakin ve huzurlu kollarına bıraktı kendini..
Kente güneş doğuyordu…Ve güneşin ilk ışıklarıyla, grinin yeni bir tonunu almış, soğuk bir sokak kaldırımından, turuncu bir adamın cesedi kaldırılıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder